İyiler genelde sonuncu olurlar

Uzun zamandır sendika, dernek ve vakıfların (layıkı ile çalışanları tenzih ederek) ne iş yaptıklarını merak edip durmuşumdur. Ve işin açıkçası kendimi ikna edecek pek sağlıklı bir cevap da bulamadım.

Genel itibarla baktığınızda kuruluşlarındaki amacın sendikalarda üyelerinin hak ve hukukunu korumak, dernek ve vakıflarda ise yardımlaşma prensibi ile ihtiyacı olanlara destekte bulunmak olduğu görülüyor. Gel-gör ki bir çokları bu maske altında farklı misyonlar üstlenme gibi durumlara girebiliyor. Üstlendikleri misyonların başında da siyaset geliyor. Zaten bu ülkede siyaset yapmayan insan sayısı bir elin parmakları kadar az olsa gerek. Çobanından memuruna, gazetecisinden patronuna, askerinden teröristine kadar herkes ucundan kenarından siyasete bulaşmış durumunda. Hayata ve yaşantımıza direkt olarak etki eden bir durum olduğu için bu aslında çok da normal. Fakat “Kraldan çok kralcı” kesilen bir kaç zümre var ki bunlar; siyasetçilerin, özellikle de günümüz muhalefetinin ders, bilgi, beceri ve tecrübelerine imrendiğini düşündüğüm kadar iyi yapıyorlar bu işi.

Olayın bir başka boyutu daha var ve bu boyutun vahameti daha da önemli. Nedir derseniz; bu bahsettiğimiz kuruluşlar bir çok bahane ve gerekçeyle ve aidat vs. gibi isimler altında hatırı sayılır miktarlarda gelir sahibi oluyorlar. Bu gelirlerin nereden, ne kadar geldiği, gelenin nereye, ne şekilde gittiği, hangi yetkili kurumlarca ve hangi kriterlere göre incelendiği oldum olası merakımı cezbetmiştir. Nitekim hortumlama, zimmete geçirme gibi şeyler bu ülkede artık bir klasik haline geldi. Kime güvenip kime güvenmeyeceğinizi bilemiyorsunuz. Güvendiğiniz güvenmemeniz gereken kişi çıkabiliyor. Karaman’da koyun çok ne de olsa!

Demem o ki geçenlerde bir olay yaşandı. Bir alışveriş merkezine gayri yasal bir kafe açılmış. Bilgi almak için giden basın mensupları da kafe sahibi tarafından bir güzel benzetilmiş! Tabi ki çok çirkin bir durum. Ama bu durumun başka bir boyutu daha var. Bu kafeyi yasalara aykırı şekilde açan vatandaş, bir sendikada yıllarca başkanlık yapmış, üyelerinin (kendi tabirleriyle emekçilerin) haklarını savunmuş bir insan. Yani yine kendi tabirleriyle sosyal demokrat bir insan. Yetiştirdiği oğluna baktığınızda ise sosyal demokratlıktan da, hak-hukuk savunuculuğuna soyunanlardan da korkma duygusuna kapılıyorsunuz. Ben kendi adıma bu şekilde hissettim en azından. “Anasına bak kızını al.” derler büyüklerimiz. Bu sözden yola çıkıp durumu değerlendirebilirsiniz, içinizde ölçüp tartabilirsiniz.

Aslında konumuz sosyal demokratlık değil ama söz açılmışken şu sosyal demokratlığın ne anlama geldiğini de merak ettiğimi söylemem gerekecek. Nitekim sosyal demokrat ilkelere sahip bir parti kongresinde sosyal demokrat başkanın, bir başka sosyal demokrat başkan adayına yaptığı çirkinlikler de geliyor aklıma ve “Acaba sosyal demokratlık bu mu?” diye soruyorum kendime.

Velhasıl siyaset konusunu kapatıp asıl konumuza dönecek olursak; insanı tanımak gerçekten zor! Söylemlerine göre davransanız da, hareketlerine göre davransanız da hayal kırıklığına uğrama ihtimaliniz oldukça yüksek. Bu yüzden de hak ettiği şekilde muamele etmek gerekiyor insanlara. Yani meleğe melek, şeytana şeytan gibi davranacaksınız. Tabi kimin melek, kimin şeytan olduğunu anlayana kadar iş işten geçmemişse!

Velhasıl sırf safi iyi olmak pek iyi birşey değil! Çünkü; “İyiler genelde sonuncu olurlar”

Bir Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Lütfen bütün alanları doldurun.