Yazarlar ne yazarlar?

Yanlış hatırlamıyorsam sene 98’di. Tarkan “Çişim geldi” dediğinde camianın kopardığı yaygarayı ve fırtınayı bilmeyenimiz yoktur. Aradan 8 sene geçti. Ve gördüklerim bu 8 senelik zaman zarfında kaydettiğimiz ilerleme ne kadar da gelişime açık bir toplum olduğumuzun en güzel (!) kanıtı!

Nitekim, günlük gazeteleri ağırlıklı olarak net ortamından takip etmeye özen gösteririm. Fırsat buldukça da yolda geçen bir saate yakın zamanımı yine gazete / kitap okuyarak veya haber dinleyerek değerlendirmeye çalışırım.

Malumunuz gazetelerimiz sosyete olarak bilinen aciz zümre mensuplarından “kimin şeyinin kimin şeyinde” olduğunu didik didik etmeye, rezilliklerini ifşa etmeye o kadar meraklıdır ki gazetelerde okuyacak haberleri mercekle arar vaziyete geldik.

Arz – talep meselesinden kaynaklandığını ifade eden bir savunmaya karşı çıkamayacağım da bir gerçek. Gazetecilerin ve diğer medya araçlarının yöneticilerinin “Halk istiyor, biz de yapıyoruz” savunmasındaki gerçeklik payı halkın istiyor olmasıdır. Ama unutulmaması gereken bir gerçek de vardır ki; “Halkı yönlendirmek, provake etmek çok kolaydır.” O yüzden kültürel anlamda elit tabakaya yükselmiş olarak görünen gazeteci amca ve teyzelerimizin halkın istediğini yapmak yerine halka istediği, doğru şeyleri yaptırmak, izlettirmek, okutturmakla yükümlüdürler. Ama maalesef Türkiyemizin kanayan yarası olan ‘işkembemizi en kolay yoldan nasıl doldururuz’culuğumuz yüzünden onlar da işin kolayına kaçıyorlar. Tabi bir de işi ehline değil de cehline verirseniz alacağınız sonuç da budur.

Okuduğum yazarları çoğu zaman objektif olarak değerlendirme, eleştirme gayreti içindeyim. Ve maalesef birçoğu yüzünden tahammül sınırlarım zorlanıyor.

Pakize Suda’nın bugün Hürriyet’teki köşesinin başlığı aynen şudur: “Çişteki mucize“. Evet, hanım teyzemiz bütün işi gücü bitirmiş, son mevzu olarak çiş kaldığından “Bari ona da el atayım da yazmadığım birşey kalmasın” edasıyla bu mevzuyu da aradan çıkarmış. Merak ediyorum; yarın ne yazacak?

Fatih Altaylı’yı da bilmeyeniniz yoktur. Zamanında sivri ve çamurcu muhalefet mantığıyla edindiği ünü sayesinde Turgay Ciner tarafından kutsandı ve Sabah gibi bir büyük gazetenin bir anda direksiyonuna oturuverdi. İlk icraat olarak “Ne zaman adam oluruz” kriterlerine uymayan meslektaşlarına kapıyı gösteren Fatih Altaylı’nın bugününü bildiğimiz gibi dününü, önceki gününü ve daha önceki günlerini de biliyoruz. Ama O’na da hak vermemek mümkün değil tabi. Ne demiş atalarımız; “Kimin ekmeğini yersen, onun kılıcını sallarsın“. Fatih Altaylı da aynen öyle yapıyor. Aydın Doğan ekmek veriyorsa Aydın Doğan’ın, Turgay Ciner ekmek veriyorsa Turgay Ciner’in kılıcını sallıyor. “Benim de kılıcımı salla” diyeceğim ama O’nu doyuracak kadar çok ekmek üretecek büyüklükte fırın fabirkalarım yok. O sebepten biz kendi kılıcımızı kendimiz sallayacağız maalesef. :)

Demem odur ki; bir memlekette en itibarlı gazetelerde yazarlar köşelerinde çişin kimyasını anlatabilecek kadar koflaşmışlarsa, “Ne zaman adam oluruz” köşesini Fatih Altaylı yazıyorsa, Bekir Coşkun “Onuncu Köy”den dem vurabiliyorsa, Emin Çölaşan’ın kalemi “güzel, iyi” gibi kelimeleri unutmuş, “kimin kıçında delik var” gözlüğü ile ortalığı didikliyorsa vay halimize!

Bir Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Lütfen bütün alanları doldurun.