Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci üzerine

Hayli zamandır Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşadığı paradokslar üzerine birşeyler karalamak düşüncesindeydim. Fakat işlerden başımı kaldırıp da birşeyler karalama fırsatı bulamadım. Akşam işten eve dönerken okuduğum Sabah Gazetesi’nden Emre Aköz’ün yazısı yaşanan bu süreçle ilgili olarak düşüncelerime neredeyse tercüman olmuş.

İşte Emre Aköz’ün bugünkü (01 Haziran 2007) köşe yazısı:

Birine paşam, diğerine paryam

Toplumsal ve psikolojik açıdan bakıldığında, bir mahkeme kararının iki safhası vardır: 1) Karar öncesi. 2) Karar sonrası.
1) Yasalar mahkeme kararını etkilemeye yönelik çabaları suç saymıştır: Mesela rüşvet vererek, şantaj yaparak, tehdit ederek (ve diğer yollarla) hakimleri etkilemeye çalışırsanız suçlu işlemiş olursunuz.
2) Mahkemenin kararını yanlış bulabilirsiniz. Buna tepki göstermek hakkınızdır. Tepki gösterdiğinizde değil, karara uymadığınızda
suçlu olursunuz.
Bu ayrımı akılda yutarak yakın geçmişi tekrar hatırlayalım:
Yargıtay’ın eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Süheyl Batum gibiler ” 367 gereklidir ” dedi.
Çok sayıda başka hukukçu, bu iddiaya tepki gösterdi: “Güldürmeyin Allah aşkına, böyle saçmalık olur mu?”
Ama tezgah kurulmuştu bir kere. CHP meseleyi Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.
Hangi aşamadaydık? Birinci aşamada; yani ” karar öncesinde “.
Peki o arada ne oldu?
İki çok önemli olay:
1) Birisi çıkıp ” Aksi yönde karar alınırsa ülkede çatışma çıkar ” dedi. Kimdi bu? CHP Başkanı Deniz Baykal … Amacı neydi? Anayasa Mahkemesi’ni etkileyerek, hatta şantaj yaparak, “367 gereklidir” kararının çıkmasını sağlamak.
2) Diğer önemli olay ise, Anayasa Mahkemesi’nin kararından önce, ” elektronik muhtıra ” denilen bildirinin Genelkurmay internet sitesinde yayına sokulmasıydı. Bildiri dolaylı bir dille “Meclis’in cumhurbaşkanını seçmesine izin vermeyin” diyordu.
Bu iki müdahalenin de hedefi Anayasa Mahkemesi’ydi ve amaçları kararı etkilemekti.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu iki müdahaleyi de yapılmamış saydı. Tavır almadı. Sustu. Durumu kabullendi.
Halbuki yapılanlar açıkça suçtu.
Ardından karar çıktı: “367 gereklidir.”
Meclis bu karara uydu mu?
Evet ve gereğini yerine getirdi.
Böylece ikinci aşamaya geçtik.
Şimdi Başbakan Erdoğan o karar için, “Yargı için yüz karasıdır ” diyor.
Ama dikkat: Hem karara uyuyor, gereğini yerine getiriyor, hem de tepki gösteriyor.
Bu da onun hakkı.
Baykal’ın şantajını ve emuhtırayı sineye çeken Tülay Tuğcu ise kızıyor, ” Bizi hedef gösteriyor ” diyor, suç duyurusunda bulunacaklarını açıklıyor.
Yani Anayasa Mahkemesi’nin alacağı kararı etkilemeye çalışmak suç değil. Ama karar çıktıktan sonra eleştirmek suç!
Şantaj yapmak mubah…
Feryat etmek suç!
Sopa sallayana ‘paşam’…
İtiraz edene ‘paryam’…
Hem böyle davranacaksınız, hem de ” Ben adalet dağıtıyorum, bana güvenin ” diyeceksiniz.
Kim inanır size?
Çıkarlarına uygun olduğu için aldığınız kararı alkışlayanların ” iç sesleri ” ne diyor biliyor musunuz?
“Ha, ha! Demek ki biraz tehdit, biraz şantajla bu iş oluyor… Bunu unutmayalım, bir kenara yazalım… Yarın öbür gün, benzeri bir durum ortaya çıkarsa, yine aynı yola başvururuz…”
Bütün bu olup bitenler karşısında üzülüyorum ve kızıyorum elbette. Ama hiç şaşırmıyorum.
Çünkü bizim bildiğimiz kadarıyla, bürokratik elit 2004’ten beri bugünlere hazırlanıyor. Son zamanlarda medyanın bir kısmını iyice etkileri altına aldılar.
Mesela dünkü Radikal’in birinci sayfasının tepesinden Baykal ‘bağırıyordu’: ” Bu, hukuka karşı terördür. ”
Pişkinliğe bakar mısınız?
Sen “367 çıkmazsa çatışma olur” diyeceksin. Yani yargıya şantaj yapacaksın… Sonra da karara itiraz edenleri hukuku sindirmekle suçlayacaksın.
Karar alınmışken ve uygulanırken; ne terörü, ne sinmesi? Ama bu olayda akıl, mantık, adalet ve vicdan yok, sadece iktidar mücadelesi var.
Hem de en kabasından.

Bir Cevap Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Lütfen bütün alanları doldurun.