Hiçbir sabah benzemez diğerine. Bazı sabahlar daha soğuk, daha renksiz ve daha sessizdir. Günün çoktan doğduğunu, güneşin oralarda bir yerlerde olduğunu bilir ama göremez, hissedemezsiniz. Ufukları aydınlatan ışık hala silememiştir gecenin o grimsi, o külümsü, o kekremsi gölgelerini.
Bugün, hayat yolculuğumun 48. durağındayım. Görece uzun diyebileceğim bu yolculuk boyunca geride bıraktıklarım, öğrendiklerim ve hâlâ aradıklarımın hepsi için her şeyin sahibine sonsuz şükrediyorum.
Sabah içimizi ısıtıp günümüzü aydınlatan güneşle bizi gecenin soğuk karanlığıyla baş başa bırakan güneşin aynı güneş olduğu aklımızın ucundan bile geçmez. Oysa hakikat, tek bir yüzden ibaret değildir. O, zamanın ve mekânın raksında sürekli kılık değiştiren, ele avuca sığmaz ışık hüzmelerinde gizlidir.
İnsan kalbi, bir kuyumcu hassasiyetiyle; ışıkla gölgeyi, beyazla siyahı, gündüzle geceyi birbirinden ayırt etme yeteneğiyle açılır dünyaya. Ancak bazen ya gözlerimizdeki kamaşma ya da ruhumuzdaki yorgunluk, gerçeğin hakikatlerini görmemizi engeller.
Güneş, ufkun kıyısına yaslanmış bir yolcu gibi ağır ağır çekilirken gerilere; gökyüzü, ayrılığın sancısıyla kıvranan sitemkâr bir tabloya dönüşür günbatımlarında.



