48!

Bugün, hayat yolculuğumun 48. durağındayım. Görece uzun diyebileceğim bu yolculuk boyunca geride bıraktıklarım, öğrendiklerim ve hâlâ aradıklarımın hepsi için her şeyin sahibine sonsuz şükrediyorum.

Hayat çoğumuz için bazen yavaş, bazen hızlı, bazen de kendi ritmini dikte edip ayak uydurmaya zorlayacak kadar müşkül bir şekilde ilerliyor.

48, kulağa oldukça büyük bir sayı gibi geliyor. Haliyle içinde çokça anı, emek, kahkaha, gözyaşı ve tecrübe de ihtiva ediyor.

Zamanın bana öğrettiklerine, taşıdığım izlere ve hâlâ içimde filizlenen umutlara bakınca daha iyi anlıyorum ki; her uyanış, her adım, her düşüş, her yeniden ayağa kalkış, her kırılış, her pişmanlık, her teselli, her hüzün, her mutluluk dünden farklı bir ben inşaya giden yola döşenen kaldırım taşlarından ibaret.

Bu taşlarda bazen sessizce bazen gürültüyle yürürken birçok şeyi de bırakıyoruz geride. Önemli olansa geride bıraktıklarımızın mı yoksa bugünlere taşıdıklarımızın mı bize iyi geldiği.

Hasılı; kıyısından, köşesinden veya tam ortasından hayatıma dokunan herkese, bu yolculuğu anlamlı kılan her şeye minnetle…

Oysa

Oysa

Sabah içimizi ısıtıp günümüzü aydınlatan güneşle bizi gecenin soğuk karanlığıyla baş başa bırakan güneşin aynı güneş olduğu aklımızın ucundan bile geçmez. Oysa hakikat, tek bir yüzden ibaret değildir. Onun sırrı, zamanın ve mekânın raksında sürekli kılık değiştiren, ele avuca sığmaz ışık hüzmelerinde gizlidir.

Yağmur damlalarıyla yeryüzüne inen su, çatlayıp susuzluktan kavrulmuş toprakların dudaklarına değdiğinde göklerden gelen ilahi bir merhametin müjdecisidir. Oysa hırçın bir sel olup taştığında, önüne kattığı her şeyi yutan acımasız bir canavardan farksızdır.

Bir dağın tepesinde esen rüzgârın serinliği öğle sıcağında yol alan bir yolcu için huzurun ta kendisidir. Oysa, attığı her adımda sevdiklerinden uzaklaşan başka bir yolcu için yalnızlığın yüzüne çarpan acımasız tokatları olabilir.

Kimi zaman bir yaprağı ahenkle dans ettiren rüzgâr, bazen kırılgan umutlarla hayata tutunmaya çabalayan dalları kırıp geçirir.

Fırtına ile meltem arasındaki farkı çoğu zaman rüzgârın değil, bizim içimizdeki dalgaların belirlediğini fark etmeyiz.

Gölgesini yere serip güneşe perde olan bir ağaç, bir çocuğun oyun alanı olabilir mesela. Oysa bir başkası için, ruhuna çöken karanlıkları aydınlatacak aydınlıkların önünde bir engeldir.

Ağacın gövdesi aynı gövde, gölgesi aynı gölgedir. Değişen yalnızca o anın duygusu, o duyguyu taşıyan yüreğin kendine münhasır hikayesidir.

Hayat da böyle gel-gitlerle, paradokslarla dolu değil midir? Doğru sandığımız şeyler zamanın içimizde değiştirdikleriyle yanlışlanır, yanlış kabullerimiz başkalarının kalplerinde bambaşka gerekçelerle doğrulara evrilir.

İyi ile kötü arasındaki çizgi öyle göründüğü kadar keskin değildir hülasa.

Bazen bir sözün yükü konuşan için hafif, dinleyen için ağırdır.

Bazen bir sessizlik, en gürültülü haykırıştan çok daha derindir.

Belki de dünya, göründüğü gibi olmak ile görmeyi seçtiğimiz gibi olmak arasında ince bir çizgiyle ayırır her şeyi. O çizgiye yaklaştıkça anlarız ki mutlak olan çok az, muallak olan ise ziyadesiyle fazladır.

Ve belki de bu belirsizlik, yaşamın en insani taraflarının nişanesidir.

Hayal kırıklıkları

Hayal kırıklıkları

İnsan kalbi, bir kuyumcu hassasiyetiyle; ışıkla gölgeyi, beyazla siyahı, gündüzle geceyi birbirinden ayırt etme yeteneğiyle açılır dünyaya. Ancak bazen ya gözlerimizdeki kamaşma ya da ruhumuzdaki yorgunluk, gerçeğin hakikatlerini görmemizi engeller.

Bir kum saatinin tanecikleri gibi akıp giden hayatın akışında elimizde tuttuklarımıza, içimizde hissettiklerimize derin anlamlar yükleriz. İçimizdeki boşluklar dolsun, ruhumuzun karanlık yanları aydınlansın isteriz bu yolla.

Oysa değersiz olanı, içimizdeki bir boşluğu doldurma umuduyla taçlandırdığımızda o şeyden beklentimizin ağırlığı biner omuzlarımıza. Yeni ufuklara kapılar açma umudu, zamanla umutsuzluğun aşılmaz surlarına çarpar, hayal kırıklıklarının uçurumlarına düşer.

Yaşadığımız hayal kırıklıkları, sadece bir şeyler kaybetmiş olmanın hüznü değildir. Daha derin ve daha acı verici bir yüzleşmenin soğuk rüzgarlarıyla vurur yüzümüze; bizi, kendi muhakeme hatalarımızla yüzleştirir.

İşte o an anlarız verdiğimiz kararların ne kadar yanlış olduğu acı gerçeğini. Değersiz şeylere adanmış zamanların, kıymetsiz hislere feda edilmiş duygu sermayesinin ve yok yere tüketilmiş umutların geri döndürülemez olduğunu görmenin çaresizliğidir bu gerçek.

“Değersiz şeylere değer vermenin neticesi hayal kırıklığıdır.” dersini en acı şekilde öğrendiğimizde kalbimizin sahte ışıltılara, yapay güzelliklere karşı bağışıklığını da tescillemiş oluruz.

Kim bilir; belki de böylece gerçekte değerli olana, kıymet görmesi gerekene vurduğumuz ihmaller zincirini kırıp kurtuluruz prangalarımızdan.

Kendimiz için yaşamadığımızda başkaları için de yaşayamayacağımız, başkaları için yaşadığımızda aslında yaşamanın bir anlamının olmayacağı gerçeğini fark ederiz.