Bahar

Bahar

Umuda gebedir tomurcuklar, müjdeler baharın taze kokularını. Soğuk gecelerin bağrında sabırla büyüyüp sızar usulca yaprakların aralığından.

Toprak; aylarca sakladığı sırları aşikar eder yeşilin binbir tonuyla, gökyüzüne gönderilen bir mektup misali.

Serin rüzgârların arasına karışmış çiçek tozları, hayatın yeniden doğuşunu fısıldar.

Kuşlar, sabahın erken saatlerinde uyanır bahara ötüşen en içten çağrılarıyla.

Ağaçlar, dallarına yükledikleri neşeyi birer birer bırakır serin rüzgârların avuçlarına. Her çiçek bir gülüş kadar içten, bir düş kadar renkli, yarınlar kadar ümitvardır.

İlkbahar, zamana şiirler yazar sanki; kaleminin her adımından yeni bir dize, her nefesinden taze bir cinas dökülür tabiatın yemyeşil sayfalarına.

İnsan, doğayla birlikte dirilir unuttuğu duygularının mahzenlerinden ertelediği hayallerinin şafaklarına. Çünkü bahar, sadece bir mevsim değil; yüreklerde filizlenen umudun da adıdır.

Değer vermek

Değer vermek, insanın anlamlı bir o kadar da kırılgan yanıdır.

Bu; benliğimizin bir mücevher kadar narin, bir o kadar da eşsiz bir parçasını sunmaktır karşı tarafa.

Hiç hesap-kitap yapmadan, hiçbir beklentinin mevzisine konumlanmadan. En doğal, en saf halimizle.

Etten ve kemikten müteşekkil bir bedene üflenen ruhun varlığını kanıtlayan yegâne delildir değer vermek.

Birine veya bir şeye değer verdiğimizde fabrika ayarlarımızla gelen bencilliğimizin üzerine bir cömertlik örtüsü çekmiş de oluruz. Şeklen olduğumuz kadar ruhen de insanlaşırız böylece.

Saygıya giden yolları, sevgiyle örülen ağları, aşka uzanan elleri daha görünür, daha dokunulur, daha anlaşılır kılar. Kısaca; dönüştürür bizi, sınırlarımızın ötesine taşır.

Değer vermek, bizi savunmasız da kılar aynı zamanda. Gardımızı indirdiğimizde kırılır, savunmada kaldığımızdaysa yalnızlaşırız. Tahayyül edilemez bir dilemmanın a’râfıdır burası.

Bazen verdiğimiz değerlerin anlaşılamasa da değeri, hayal kırıklıklarına dönüşse de her bir düşüncemiz, tökezleyip düşsek de; inatla ayağa kalkmalıyız her seferinde. Hiç umut gözükmese de devam etmeliyiz denemeye.

Çünkü değer verdikçe değer görür, değer gördükçe huzur buluruz ruhumuzun en derinlerinde.

En nihayetinde de verdiğimiz her değer, mutlak bir şekilde bir ışığa dönüşür. Ve gün gelir hem bizi hem de sevdiklerimizi aydınlatır.

Sessizlik

Sessizlik

Kırıldıkça sessizleşir insan.

Kırılmak için hoyratlıklara, vefasızlıklara, kadirbilmezliklere de gerek yoktur çoğu zaman. Bir küçük söz, bir imalı bakış yeter de artar bile.

En küçük bir emareden anlarsın yüzüne haykırılmak istenen ama söylenemeyeni.

Göğsünü daraltan bu küçük ama zehirli okların gazabından sığınırsın suskunluğun şefkatli kollarına.

Anlayamamanın, anlatamamanın, anlaşılamamanın ne denli zor olduğunu o zaman öğrenir, cam kırıklarının üzerinde çıplak ayaklarla yürümeye benzediğini hissedersin tüm benliğinle.

Bazen en büyük haykırış, derin bir sessizliğin içinden yankılanır. Çünkü bazı acılar daha çok yaralar, bazı yaralarsa açıkça kanamaz.

Susarsın. Sadece susar ve öylece beklersin.

Çünkü bilirsin ki; anlamaya çalıştıkça daha çok üzülür, anlatmaya çalıştıkça daha çok yorulur, anlaşılmaya çalıştıkça daha çok kırılırsın.

Çünkü bilirsin ki; duyulmadıkça anlamını yitirir kelimeler.

Ve yine bilirsin ki; sessizlik, herkesin konuşmayı bildiği bir lisan değildir.

Kırık kalplerin tarifsiz çığlığı, anlaşılamamış yüreklerin yolculuk rehberidir sessizlik.

Bir o kadar da kararlıdır güneşli günlerin özlemlerini dindirmeye. Tıpkı son damlalarıyla yeni mevsimleri müjdeleyen uzun bahar yağmurları gibi.

Ve o sessizliğin sonunda yeniden bulur kendini insan. Tıpkı küllerinden doğan bir Anka Kuşu misali.

Yine de zamanla suskunluklar son bulsa da yürekte izi kalır kırıkların.

Fotoğraf: Tercan Keskin. Kartal Sahil, İstanbul. 24.07.2023