Günbatımları

Günbatımları

Güneş, ufkun kıyısına yaslanmış bir yolcu gibi ağır ağır çekilirken gerilere; gökyüzü, ayrılığın sancısıyla kıvranan sitemkâr bir tabloya dönüşür günbatımlarında.

Göğün kızıllığı, yanık bir gülün yaprakları gibi dağılır yeryüzünün her bir köşesine.

Turuncular, vedanın acısını gizleyemeyen bir tebessüm gibi titrer bir şairin ruhunun derinliklerinde.

Her ışık huzmesi, sessiz bir veda mektubu bırakır düşerken toprağa “Birazdan yalnızlığın karanlıklarıyla baş başa kalacaksın!” diye fısıldar sanki hicranın kulağına.

İşte o anlarda, en çok kendi yalnızlığını işitir kırık ve matemli kalpler.

Rüzgâr, bir sevgilinin son dokunuşu kadar ürkek ve ince eser akşamın soğuk ürpertisiyle birlikte.

Sessizce yuvalarına çekilen kuşların kanatlarında bile hüznü gizlidir dönmeyecek sevgililerin.

Güneş, her batışında insanın ruhuna hatırlatır;
her kavuşmanın bir ayrılığa gebe olduğunu,
her yazın bir gün gelip zemheriyle tanışacağını,
ve her aydınlığın bir gün mutlaka karanlıkla sınanacağını.

Fotoğraf: Tercan Keskin. Tuzla, İstanbul. 14.09.2016

Dilemma

Doğruların düşmanıdır bazen duygular. Öyle anlar gelir ki, kalbimizin derinliklerinden yükselen bir his, gözümüzün önündeki apaçık gerçeği perdelemeye tevessül eder.

Aşkın sarhoşluğuyla, dostluğun sıcaklığıyla ya da umudun karşı konulamaz aleviyle, gerçeklerin belki nahoş belki de acımasız yüzüne dönmek isteriz sırtımızı. Oysa her kaçış, her göz ardı ediş ileride daha büyük hayal kırıklıklarının tohumlarını eker umutlarla ayakta durmaya çalışan sinelerimize.

Birbirine düşman bu iki olgu arasında kaldığımızda fırtınalar kopar bedenimizin en derinlerinde. Bir yanda ruhumuzun en nazik tellerini titreten hislerin çağrısı, diğer yanda ise mantığın keskin, soğuk ve sevimsiz sâdâsı. Kalbimiz tanıdık bir limana sığınmak isterken, aklımız bizi uçsuz-bucaksız denizlerine en meçhullerine sürüklemek ister.

Bu çatışma, varoluşun en çetin imtihanlarından biridir. Ancak insan olabilmenin sırrı, işte bu noktada gizlenir. Cesaret, sadece fiziksel tehlikeler karşısında değil aynı zamanda ruhumuzun derinliklerindeki savaşlarda yaptığımız tercihlerle de gösterir kendini.

Çoğu kimse duygularımızın pusulamız olmasını öğütler. Her pusula her zaman gitmemiz gereken yönü işaret etmez halbuki. Mamafih, istikametimizi tayin edecek yegâne şey doğrulardır.

Gelip geçici heveslerin, anlık hazların ya da sahte tesellilerin peşinden gitmek, eninde sonunda bizi ıssız çöllerin çorak topraklarına, verimsiz kıtaların düşman sahillerine sürükler.

Bu yüzden her ne pahasına olursa olsun tercihe mecbur kaldığımız dilemmalarda mahcubiyete gidecek heveslerin yerine mağrûriyete yol alacak gerçeklerden yana taraf olmalıyız. Bu; bazen sevdiklerimizi kırmak, bazen hayallerimizden vazgeçmek, bazen de acı bir gerçeği kabul etmek anlamına gelse de özgürlüğün ve dinginliğin yoludur, huzurun şifresidir.

Unutmamalıyız ki hakikat, ne kadar yakıcı olursa olsun daima en güvenli limandır.

Deniz kuşları

Deniz kuşları

Uçsuz bucaksız maviliğin çocuklarıdır deniz kuşları. Rüzgarın hiç dinmeyen türküsünü fısıldar kanatları. Gözleri ise hem bugünün köpüren dalgalarını hem de geçmişin derinliklerinde yatan sırları yansıtır.

Onlar, zamanın görünmez ipliğinde sıra sıra dizilmiş inciler gibidir; her süzülüşleri eşsiz bir lahzanın şahitliği, her çığlıkları ise hiçbir şeyden bihaber misafirlerinin boşlukta yankılanan sessiz sâdâsıdır.

Kıyıya vuran her dalga, zamanın nefesi gibi geri çekilirken deniz kuşları bu amansız gidiş gelişe aldırmadan dans eder serin suların üzerinde. Onlar için zaman, insanoğlunun takvimlere sığdırmaya çalıştığı biçimsiz rakamlardan ve manasız kavramlardan ibaret değildir. Onlar için zaman, kanatlarının altında kat ettikleri mesafelerin ruhlarına bıraktığı izlerde; bir kıtadan diğerine taşıdıkları rüzgarların ahenkli ıslıklarında, her yolculuklarıyla adeta damgalarını vurdukları mevsimlerin döngülerinde gizlidir.

Yüreğini yarının umutlarına taşıyan bir martının keskin çığlığı şimdiki zamanın ta kendisidir, bir albatrosun serin suların üzerinde geride bıraktığı her fersah ise geçmişin ağırlığını geleceğin bilinmezliğine doğru taşır yorgun kanatlarıyla.

Hiçbir deniz kuşunun gözünde ne dünün kaçan fırsatlarının pişmanlığını, ne de yarının getireceklerinin endişesini görebilirsiniz. Sadece o an vardır, geçmiş ile gelecek arasında sahip olunan o incecik, o kısacık zaman dilimi. İşte binlerce yıldır hiçbir kaşifin bir türlü bulamadığı hayatın sırrı belki de burada; “şimdi”nin bir daha ele geçmeyecek eşsizliğinin hakkını vermekte, huzurla aldığımız nefesin kıymetini bilmekte ve bu anı bir daha göremeyeceğimizi bilerek yaşamakta gizlidir.

Ertelediğimiz her şey, ıskaladığımız her an, uçsuz bucaksız denizin derinliklerine çöken kumlar gibidir; kaybolup gider zamanın dehlizlerinde.

Tıpkı deniz kuşları gibi bizim de zamanın engin maviliğine kendi izimizi bırakmaya dair umutlarımız, kanatlarımızı her türlü fırtınayı da göze alarak en şedid rüzgarlara karşı çırpacak cesaretimiz olmalı.